“Yahu dalga mı geçiyor, bizimle kafa mı buluyorsun! Hiç serin odalarda hararet olur mu” diyeceğinizi bilsem de bu başlığı atmak zorundayım.

Mecburen, mecburiyetten…

Niye derseniz, canım öyle çekti. Keyfimin kâhyası mısınız kardeşim!

*

Sonbahardayız artık. Bu mevsimde, yazdan kalma sıcaklarda ve basık havalarda biraz gölge, şöyle beş – on dakika oturup dinlenebileceğin bir tabure, bir bardak soğuk su, ihtiyacın olan biraz nefes, ne kadar kıymete geçecek, bilir misiniz?

Niye derseniz, hayat yoruyor işte. “Hayat sen ne çabuk harcadın beni” diye türkü çağırsan da kaderin neyse onu yaşayacak, çekeceksin bu kesin, sahilde değilsen ede, yüzme de bilmiyorsan da, tekne ile turlara katılmak içinden gelmiyorsa da, senin derdin ekmek teknen!

*

Daha meydanda fol yok yumurta yok, fakat ortada bir koltuk var, ceylan derisinden ki oturanın kalkması gelmiyor, sanki ve zannedersin ballı lokma tatlısı, bakıyorum herkes etrafında fır dönüyor. Kim acele etse, kim hızlı davransa aparıp kaçacak.

Başlığa bir kere daha dikkat edin, ‘Serin havalardaki hararet…’ ikilimin serin olduğuna da çok aldırmayın, başka bir hararet var odalarda; ‘makam, etiket, mevki ve koltuk ateşi’ odayı-salonu yanın yerine çevirmiş sanki.

Ateş gibi her yan, terler akıyor her yerinden!

*

‘Acaba ilk seçimde yerim garanti mi, tekrardan meclise gidebilir, ceylan derisi koltuklara oturabilir miyim?’

Memleket umurlarında bile değil.

Varsa yoksa etiket, koltuk, makam, mevkii… Herkes o koltuğun etrafında deli danalar gibi dönüp duruyor.

Bırakın kendilerini, memleketin başı dönüyor!

Bakıyorum, herkes hesap kitap peşinde ve herkes siyaset mühendisi ya, içindeki kurt kemiriyor durmadan, ‘acaba’lar…’ cirit atıyor sol böğründe.

Yukarıda durum böyle iken, aşağı taraflarda birileri bütün gün ayakta çalışanlar yani, oturacak, nefes alabilecek tabure ve verirlerse bir bardak soğuk su bekliyor.