Gazeteci-yazar Memduh Bayraktaroğlu’dan öğreniyorum, ünlü yazar Balzac’ın romanının adı. Okuyanlar da romanın kahramanı Raphael de Valentin’in başına gelenleri fantastik bir hikâye olarak değerlendirmiş.

Sonra internetten budum ve okudum. İlginç bir hikaye.

Raphael, yoksulluk ve umutsuzluk içinde kıvranan genç bir adamdır… Hayattan beklentileri büyük, imkânları küçüktür. Bir gün esrarengiz bir antikacı dükkânında, sahibinin bütün dileklerini gerçekleştiren tılsımlı bir deri bulur… Ancak derinin korkunç bir özelliği vardır: Gerçekleşen her dilekle biraz daha küçülmekte, küçüldükçe Raphael’in ömrü de kısalmaktadır… Yani genç adam her istediğine kavuşurken, yaşama hakkından biraz daha kaybetmektedir.

Ve işin en acıklı tarafı, bunu bilmesine rağmen istemekten vazgeçememektedir.

İhtiyaçları aklın değil duyguların belirlediği bir toplum.

Aradan neredeyse iki asır geçmiş ama insanın ihtirası hiç yaşlanmamış. Değişen sadece ihtirasın kullandığı araçlar olmuş.

*

Eskiden insanlar mevcutla, buldukları ile yetiniyor, şükrediyordu. Şimdikilerin karnı doysa gözü aç, daha fazla toprak, bağ-bahçe, fabrika istiyor, bugün siyasetçiler diğer kesimlerden farklı değil, onlar da daha fazla iktidar istiyor. Bir dönem daha, biraz ballı maaş daha, biraz daha meclis lokantasında ucuz yemek, biraz daha hava, çalım-çehre ve takım elbiseyle fotoğraf, arkasından Ankara’ya selam.

Eskiden kadınlar düğünlerde takılan sahte altınlara bile sevinir, şükrederdi, şimdi beşi bir yerde’ye razı olan yok. Hep daha fazlasını istiyor. İşadamları da hakeza. Daha fazla toprak, daha fazla makine, daha fazla istihdam, daha fazla üretim, daha fazla ihracat, daha fazla lüks yaşam.

Kanaat eden, şükreden yok, kalmadı.

*

Eskiden insanlar kendilerini başkalarıyla kıyaslıyordu, bugün başkalarının sosyal medya hesaplarıyla kıyaslar oldu.

Lakin ve fakat hepsinin ortak bir yanılgısı var: Daha fazlasına sahip olunca daha mutlu olacaklarını sanıyorlar. Oysa insanın ihtiyaçları sınırlı, ihtirasları sınırsızdır. İhtiyaç karşılandığında insan huzur bulur. İhtiras karşılandığında ise yeni bir ihtiras doğar.

İşte bu yüzden açgözlü insanın serveti büyürken huzuru küçülür.

*

Siyasetçileri düşünün, gözünüzün önüne getirin!

Siyasetin zirvesine demir atmış, iktidar olmuş, ülkenin en yüksek makamına ulaşmış. Ama yetmiyor. Daha fazla yetki, daha fazla itaat, daha fazla alkış istiyor. Eleştiriye tahammülü azalıyor. Kendisine itiraz eden herkesi düşman görmeye başlıyor.

Oysa her yeni yetki talebiyle çevresindeki güveni, toplumdaki sevgiyi ve belki de tarihte bırakacağı saygınlığı tüketiyor. Onun da görünmeyen bir tılsımlı derisi var. Ve o deri her gün biraz daha küçülüyor.

*

Roman yazarı Balzac eserinde ihtirası sadece ahlâkî bir kusur olarak anlatmıyor.

İhtirası, insanın varoluşuyla ilişkilendiriyor. Çünkü istemek yaşamanın doğal bir parçasıdır. İnsan istemezse ilerleyemez. Hayal kurmazsa üretemez. Ancak istemekle ihtirasın esiri olmak arasında büyük bir fark vardır; Birincisinde insan arzularını yönetir, ikincisinde arzuları insanı yönetir. Özgürlükle kölelik arasındaki sınır da buradan geçiyor aslında. İnsanın en büyük köleliği, başka bir insanın emrine girmesi değil, kendi doyumsuzluğunun emrine girmesidir.

Şimdikiler de aynı pozisyonda. Bir doyumsuzluk var. ‘Bu kadar yeter, biraz da başkaları ülkeye, şehrimize hizmet etsin. Onlara da şans, fırsat tanımak gerek!’ diyene rastlamadık.

*

Sözün özü; insanın gerçek zenginliği, ne kadar çok şeye sahip olduğu değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyabildiğidir.

Yani, daha fazlasına sahip olmak uğruna, yaşamaya değer olan ne varsa tüketiyorsanız, siz mi hayatı yaşıyorsunuz, yoksa ihtiraslarınız mı hayatınızı yiyor?

Ne dersiniz ey foncular!