Mesleğim gereği, üst katlarda işim olmasa da, çay ve kahve içmeyi kadar yapmasını bir tarafa da, içeni de severim. Hatırı var en azından.
Aslında bu yazının ana konusu ne kahve, ne çay… Ne de benim kahve ve çay kültürüm.
Okursanız ne demek istediğimi anlarsınız!
*
Evet, üst katlarda, kapalı kapılar ardında koltuklar dönüyor, yer değiştiriyor, alt katlardaki kantinlerde-çay ocaklarında ise çay kaşıklarının sesi müzik nağmesi gibi geliyor insanların kulağına.
Siyaset ayrı bir meslek de, kimse konuşmuyor, konuşmak istemiyor, ama bu soğuk havalarda bir çayın iyi gideceğinin herkes farkında. Hele bir de taze demlenmişse, arkasından gelecek kahve de iyi çekilmiş, hakiki Türk kahvesi ise, tiryakilerin değmeyin keyfine!
*
Herkes biliyor artık, en rahat koltukta oturanların huzuru yok. Sanki altında diken var. Üstünde ise ateşten gömlek. Telefonları susmak bilmez, çat kapı içeri dalan çok, kime ne ve hangi cevabı yetiştireceksin. Azarlasan, çemkirsen olmuyor, vatandaş alınganlık gösteriyor hemen.
Ve en rahat koltukta oturanın huzurunu bir tarafa bıraktım da, bütün gün ayakta sana – bana, üst katlara çay götürenlerin huzuru hepsinden çok. Vicdanı da öyle…
*
Malum, sonbahardayız. Hava basık, sıkıcı, bir açık, bir kapalı, yağmur ha yağdı ha yağacak. Üst katlarda aklımın bir ucu, suları ısınınca yenisini isteyecek de, ‘acaba verirler mi?’ diye sormadan da yapamıyor. Ama suyunun ısındığını biliyor.
Ne alaka ise, şimdi buz gibi bir mayam şerbeti olsa, yürek soğutsa, rahatlatsa.
O kata gir, şu kata koştur, elinde tepsi üst kattakilerin susuzluğunu giderme adına koşturuyorsun da, kıymetin biliniyor mu, ya farkındasın, ya değil. Aslında seni üst kattakilerin susuzluğu, sularının ısınıp ısınmadığı değil, evine ekmek götürebilme kaygın telaşın…
Aynı binada oturan birinin derdi koltuğunu korumak, diğerinin derdi çay tepsisini düşürmeden yevmiyeyi kurtarmak.