UFKA LAYIK OLMAK
Sabahın erken saatlerinde bir söz bazen insanı uzun uzun düşündürür.
Tarık Buğra’nın Osmancık kitabının başında yer alan şu cümle de böyledir:
“Cihanın ufkuna göz dikenler değil, bu ufka layık karakter taşıyanlar büyük olur.”
Ne kadar güçlü bir söz…
Çünkü cihanın ufkuna göz dikmek kolaydır. Büyük hedeflerden söz etmek, zirveyi istemek, büyük hayaller kurmak da kolaydır. Asıl mesele, o ufka layık bir karakter taşıyabilmektir.
Zirveye bakmak yetmez, tırmanmak gerekir
Dağın zirvesine aşağıdan herkes bakabilir.
Fakat zirveye oturduğun yerden varamazsın.
Tırmanacaksın. Yorulacaksın. Terleyeceksin. Bazen ayağın kayacak. Bazen yolunu kaybedeceksin. Bazen de durup dinleneceksin.
Çünkü ilerlemek her zaman yürümek değildir.
Bazen durmak da yolculuğun bir parçasıdır.
Durursun; nefesini toplarsın.
Nereden geldiğine bakarsın.
Nereye gittiğini yeniden düşünürsün.
Hatalarından ders çıkarır, sonra yeniden yürürsün.
Kur’an-ı Kerim’in insana tekrar tekrar yaptığı çağrı da bunun içindir:
Akletmez misiniz?
Düşünmez misiniz?
Tefekkür etmez misiniz?
Hatta daha sarsıcı bir ifadeyle:
“Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Demek ki yolculuk yalnız ayakla yapılmıyor.
Akıl yürüyecek.
Kalp uyanık olacak.
Vicdan diri kalacak.
Karakter sağlam olacak.
Hesapta olmayan engeller
Bu noktada yıllardır hoşuma giden bir kaplumbağa hikâyesi vardır.
Kaplumbağaya sorarlar:
“Şu zirveye kaç günde varırsın?”
“Normal şartlarda on günde varırım.” der.
Sonra biraz düşünür:
“Fakat yolda dereler var, tepeler var, taşlar var, engeller var. Hepsini hesaba katarsam yirmi günde varırım.”
Yola çıkar.
Yirmi gün geçer, kaplumbağa yok.
Otuz gün geçer, yine yok.
Nihayet kırkıncı gün perişan hâlde çıkagelir.
Sorurlar:
“Ne oldu? Hani bütün engelleri hesaplamıştın?”
Kaplumbağa cevap verir:
“Vallahi dereleri hesapladım, tepeleri hesapladım, taşları hesapladım. Ama geçtiğim mahallelerde beni ters çeviren çocukları hesaplayamamıştım!”
Hayat biraz da böyledir.
Önümüzdeki dağı hesaplarız.
Taşı, çukuru, yokuşu hesaplarız.
Fakat bazen hiç ummadığımız yerden gelen taşı hesaplayamayız.
Bazen en yakınımızdan gelir.
İnsanın “Sen de mi?” diyeceği anlar olur.
İşte karakter tam da burada ortaya çıkar.
Beklenen engeller karşısında yürümek kolaydır. Asıl mesele, hesapta olmayan engel çıktığında istikameti kaybetmemektir.
Tedbirimizi alacağız, dersimizi çıkaracağız; fakat korkuya teslim olmayacağız.
Ve en önemlisi, Allah’a sığınarak yürümeye devam edeceğiz.
İnsan söyledikleriyle değil, yaşadıklarıyla örnek olur
Yöneticilikte de böyledir.
Bir ekibe “Halka yakın olun.” demek kolaydır. Asıl olan, önce kendin halka yakın olmaktır.
Göreve başladığım ilk günlerde yemekhaneye ineceğim zaman özel kalemdeki arkadaşımız telefonu eline aldı.
“Nereyi arıyorsun?” dedim.
“Yemekhaneyi Başkanım. Başkan geliyor diye haber verecektim.”
“Hayır.” dedim.
“Bundan sonra kimseyi aramayacaksınız. Ben geldiğimde yemekhanede ne varsa onu göreceğim. Personel hangi sıraya giriyorsa ben de o sıraya gireceğim. Benim için özel hazırlık yapılmayacak.”
Çünkü yönetici kendisine özel bir dünya kurmaya başladığı anda halktan ve çalışma arkadaşlarından uzaklaşmaya başlar.
Protokol odaklı değil, halk odaklı olmak gerekir.
Geçtiğimiz günlerde bunu bana birlikte çalıştığımız şoför arkadaşımız söyledi.
Hoşuma gitti.
Çünkü bir yöneticinin başarısı yalnız kendi güzel sözler söylemesi değildir. Birlikte yürüdüğü insanların da aynı hassasiyeti taşımaya başlamasıdır.
İşte örneklik budur.
İlk gün hangi ölçüyü koyarsanız zamanla kurumun karakteri de ona göre şekillenir.
Siz çalışırsanız ekibiniz çalışır.
Siz halkın arasına girerseniz onlar da girer.
Siz makamı büyütmek yerine insanı büyütürseniz zamanla çevrenizdeki insanların dili de gönlü de değişir.
Ufka yalnız yürünmez
Büyük hedeflerimiz olabilir.
Olmalıdır da.
Ama hedef büyüdükçe yalnız bizim karakterimizin değil, bizimle yürüyen kadronun da yetişmesi gerekir.
Çünkü ufka tek başına varılmaz.
Kadro dediğiniz yalnızca başkan yardımcılarından, müdürlerden oluşmaz. En üst yöneticiden şoförüne, özel kaleminden basın çalışanına, aşçısından saha emekçisine kadar aynı çatı altında hizmet eden herkes bu kadronun bir parçasıdır. Çünkü büyük bir ufka birkaç kişinin gayretiyle değil, aynı istikamete bakan insanların omuz omuza yürümesiyle ulaşılır.
Hiçbir vazife küçük değildir.
Hiçbir insan önemsiz değildir.
Mesele bulunduğu makam değil, aynı istikamete bakabilmesidir.
İşte bunun için yöneticinin en büyük vazifelerinden biri yalnızca iş yaptırmak değil, insan yetiştirmektir.
Hûd Suresi’nin 112. ayetindeki o ağır emir ne kadar düşündürücüdür:
“Festekim kemâ umirte ve men tâbe meake…”
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol; seninle beraber tövbe edenler de…”
Rivayetlerde Resûlullah’ın, “Hûd Suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı.” buyurduğu aktarılır.
Çünkü istikamet yalnız insanın kendi yürüyüşünden ibaret değildir. Beraber yürüdüklerinin de istikamette kalması büyük bir sorumluluktur.
İşte örneklik burada başlıyor.
Sen halkın arasına girersen kadron da girmeyi öğreniyor.
Sen sıraya girersen o da makamla insan arasına duvar örmemeyi öğreniyor.
Sen protokolü değil halkı merkeze alırsan bir gün şoförün sana:
“Başkanım, protokol odaklı değil, halk odaklı çalışmak lazım.”
diyebiliyor.
Basın müdürün, senin gözünden kaçan bir cümleyi görüp paylaşabiliyor:
“Cihanın ufkuna göz dikenler değil, bu ufka layık karakter taşıyanlar büyük olur.”
İşte o zaman anlıyorsun ki yol yalnız seni değiştirmemiş; seninle yürüyenleri de yetiştirmeye başlamış.
Ve belki yöneticilik adına en kıymetli kazanımlardan biri de budur:
Arkasında yalnız yapılan işler değil, yetişmiş insanlar bırakabilmek.
Zirveye çıkmak önemlidir.
Fakat daha önemlisi, zirveye doğru yürürken insan yetiştirebilmektir.
Kalbimizi diri, aklımızı açık, istikametimizi sağlam, kadromuzu da zinde tutarak yürüyeceğiz.
Bazen duracağız.
Bazen düşeceğiz.
Bazen kaplumbağanın hesabına katmadığı “mahallenin çocukları” çıkacak karşımıza.
Dersimizi alacağız, yeniden doğrulacağız ve Allah’a sığınarak yürümeye devam edeceğiz.
Çünkü mesele cihanın ufkuna yalnızca göz dikmek değildir.
Mesele, o ufka layık bir karakter taşımak ve o karakteri taşıyan insanlar yetiştirerek hep birlikte o ufka yürüyebilmektir.
Mehmet Akpınar
14 Ekim 2026