Son günlerde, Dulkadiroğlu Belediye Başkanı sayın Mehmet Akpınar’ın sitemiz ve yerel basında çıkan yazıları biraz sitem, çokça mesaj, olabildiğince yorgunluk desem değil de, bir yılgınlık kokuyor. ‘Emanet ve ehliyet’ başlıklı yazısından çıkardığım mana bu.

Dediği çok doğru, insan bazen en büyük hayal kırıklığını düşmanından değil, güvendiği insanlardan yaşar.

Çünkü düşmanın ne yapacağı bellidir ama ‘bizden’ görünenin yanlış yapması insanın içine daha çok dokunur.

*

İlave yapmam gerekirse, biz ne çekiyorsak; ’bizden, bizim partili, bizim adam’ tutumundan, tavırlarından, zihniyetinden çekiyoruz. Ne liyakati, ne ehliyeti. Hepsi hikayeden, masaldan birbirimizi kandırmadan ibaret kelimeler, zihniyetin ana unsuru.

Günümüzde, siyasi partilerde, yerel yönetimlerde ve bilumum kurumlarda da, dostluklarda da, davalarda da en zor meselelerden biri doğru insanı doğru yerde değerlendirebilmek.

İşte bu yüzden eskiler, ‘Sadakat ve liyakat birlikte olacak’ demiştir. Ayrılmaz ikili, bir birini tamamlayan kavramlar.

Sadece sadakat yetmez, sadece liyakat da yetmez.

*

Bir fabrikaya işçi-elaman alınacak, siyasiler ona bile karışırlar, kartını verir gönderirler, arkasında ise; ‘benim adamımdır’ notu vardır. Belki benim adamım dediğinin işe de ihtiyacı yoktur, evi vardır, arabası vardır, maddi durumu mükemmeldir. Sadakat, ehliyet ve liyakat ne oluyorsa…

Çünkü sadakati olup liyakati olmayan insan, bir süre sonra hem kendisine hem de bulunduğu ortama zarar vermeye başlar.

İlk başta iyi niyetli görünür, uysal bakışları ve duruşları vardır.

Kendini işe verir, gayretli görünür, zamanından bile fedakârlık eder ilkin.

Yakındır, zamanla yılışık hareketler gösterir, ‘benim adamım’ kartviziti ile işe girdi ya, birilerinin tanıdığı ya.

Seni sevdiğini söyler, sen de “en azından sadık” diyerek ona güvenirsin, paranı verirsin, sırrını verirsin, aşını-ekmeğini verirsin ama zaman geçince ortaya başka bir tablo çıkar. Hani ataların; ‘kar kalkarsa itin boku ayaza çıkar!’ misali, bir müddet sonra gerçek kimliği, gerçek yüzü ile çıkar karşınıza. Sırıtır da üstelik.

*

Bir havalara girer, taşıması gereken yükü taşımaz ve taşıyamaz. Sorumluluğu yönetemez, disiplini koruyamaz, ara sıra zıvanadan çıktığına da şahit olursunuz ya da duyarsınız.

Nefsini terbiye edememiştir, çünkü ‘nefsine hakim olamayan biri’ olduğu kartvizitte yazılı değildir.

Emanet ahlakı oluşmamıştır, çünkü emaneti, yolculukta bagajını teslim ettiği yer olarak görür.

Sonra şunlar olur; zıvanadan çıktı ya, birilerinin adamı torpili ile işe girdi ya, kontrolsüz güç haline gelip ona buna hava basmaya, çalım satmaya başladı ya, eksiklikler ve aksiliklerin ardı arkası kesilmez.

Hele bir de bizden deyip birilerinin iş takipçiliğine de soyunduysa, eyvah ki eyvah!

Arkasından işi gücü savsaklamalar, amiri-memuru takmamalar, verilen görevi ihmaller ve arakasından koşup gelen yanlışlıklar.

*

Biter mi bununla, bitmez… Bazen bile bile yapılan hatalar, bazen görev suiistimalleri, bazen de menfaat hesapları ve kafalar karışık, sonra da şaşırıyorsun; “Bize bunu falan tavsiye etti, bizim adam, bizden dedi ve biz ona güvenmiştik” diyorsun ama iş işten geçmiştir, yine kıramayacağın için emanet aldığın adama bir de kadro vermek zorunda kalıyorsun.

Başını taşlara vursan, ah vah desen nafile! Aslında burada sadece sadakatin yetmediği ortaya çıkıyor. Çünkü liyakat olmayınca insan yaptığı hatayı bile anlayamıyor, kendisini geliştirmiyor, eksikliğini, hatasını kabul etmiyor ve en önemlisi de eleştiriye tahammülü yok!

Onun bunun adamı, başına-kuruma dert oluyor! Bir şeyde diyemiyorsun haliyle, birilerin adamı ama adam değil gönderilen.

Sen onu düzeltmeye, hatadan döndürmeye çalıştığında ise bunu bir eğitim değil, bir saldırı gibi görüyor, bayan ise ‘beni tacizi etti, bana saldırdı’ iftirası ile sıkıntıya giriyor, ailen bile ‘essah mı, doğru mu söylediği’ kuşkusunu salıyor üzerine, hadi çık işin içinden çıkabilirsen!

*

İş iftiralarla, kuşkularla, sözüm ona liyakat ve ehliyet ile bitmiyor. Ve asıl tehlike burada başlıyor, liyakatsiz insan önce işi zedeliyor, sonra ilişkileri, en sonunda da sadakati. O sadakati sadaka olarak görüyor kendince.

Yine sevgili Başkan Akpınar’a bırakalım kalan cümleleri; Hakikati taşıyacak karakteri olmadığı için eleştiriyi ihanet sanıyor, bu yüzden birçok yapıda insanlar başlangıçta beraber yürüdükleri kişilerle sonradan kırılmalar yaşayabiliyor.

Aslında problem çoğu zaman sadakatin azalması değil, liyakatin hiç oluşmamış olmasıdır.

Hazreti Ömer’in şu sözü ne kadar derindir: “Bir insanı tanımak istiyorsanız onunla yolculuk yapın, komşuluk yapın ve ticaret yapın.” Oysa şu zamanda ne komşu kaldı selam verilecek, ne ticari ahlak, ne de beraber yola çıkılacak yol arkadaşı.

Çünkü insanın gerçek karakteri rahat zamanda değil, yaşam sınavında ortaya çıkıyor.

NOT: Yazı uzadı, devamı birkaç gün içinde…