“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” (Necip Fazıl Kısakürek)

Bazen bir çağın bütün hastalığını tek bir mısra anlatır…

Necip Fazıl’ın bu haykırışı, yalnızca bir kalabalığa değil; nereye gittiğini sormadan yürüyen insana yapılmış bir ikaz gibidir:

Durun! Nereye gidiyorsunuz?

Çünkü insan için en büyük tehlike yanlış yapmak değildir…

Yanlışı kutsallaştırmaktır.

*

İnsan yanılabilir. Yanlışını fark eder, döner, düzeltir. Fakat yanlışını bir şahsa, bir gruba, bir ırka, bir ideolojiye, bir partiye, bir cemaate veya bir menfaate bağlayıp kutsallaştırdığı zaman artık hakikati değil, bağlılığını savunmaya başlar…

İşte buna taassup diyoruz…

Taassup; insanın aklını başkasına teslim etmesi, vicdanını susturması ve “Neden?” diye sorma cesaretini kaybetmesidir…

Hazreti Peygamber’in asabiyet konusundaki ikazı son derece ağırdır: “Asabiyete çağıran bizden değildir. Asabiyet uğruna savaşan bizden değildir. Asabiyet üzere ölen bizden değildir.”

Çünkü İslam insandan körü körüne bağlılık değil, hakka bağlılık ister…

İnsan elbette memleketini sever…

Doğduğu toprağı sever…

Dağını, taşını, ovasını, suyunu sever…

Çocukluğunun geçtiği sokakları, memleketinin türkülerini, şivesini, kokusunu, hatıralarını sever…

Kavmini sever, ailesini sever, dostunu sever…

Bunların hiçbirinde yanlışlık yoktur.

Aksine bunlar insanı insan yapan aidiyetlerdir.

Tehlike sevgi başladığında değil, sevilen şey hakikatin önüne geçtiğinde başlar.

Memleketini sevmek başka, memleketçilik yapmak başka…

Kavmini sevmek başka, ırkçılık yapmak başka… Bir düşünceye inanmak başka, onu taassuba dönüştürmek başka… Dostunu sevmek başka, yanlışında bile onun arkasında durmak başka…

*

Çünkü ölçü şahıs değildir…

Ölçü kalabalık değildir…

Ölçü menfaat değildir…

Ölçü “bizimkiler” hiç değildir…

Ölçü haktır.

İnsanın gerçek imtihanı da burada başlar:

Kendi adamının yanlışına “yanlış”, karşısındaki insanın doğrusuna “doğru” diyebiliyor musun?

Diyebiliyorsan şahsiyet sahibisin…

Diyemiyorsan, zincirlerinin görünmemesi seni hür yapmaz.

Askeriyede anlatılan ibretlik bir hikâye vardır…

Bir komutan yeni boyanmış bir bankın başına asker diker: “Burada nöbet tutun, kimse oturmasın…”

Komutan değişir, nöbet devam eder.

Sonra başka bir komutan gelir, o da nöbeti sürdürür.

Yıllar geçer…

Boya çoktan kurumuş, bank eskimiş; fakat asker hâlâ bankın başında nöbet tutmaktadır.

Nihayet bir komutan çıkar ve çok basit bir soru sorar: “Burada niçin nöbet tutuluyor?”

Araştırırlar…

Ortada korunması gereken hiçbir şey yoktur.

Sadece yıllardır sorgulanmadan yerine getirilen bir emir vardır.

İşte taassup biraz da budur…

Sebebi unutulmuş itaat…

Gayesi kaybolmuş mücadele…

Hakikati unutulmuş bağlılık…

Bir başka halk anlatısında da dağın başında bir merkep ölür…

*

Birileri oraya bir mezar yapar. Zaman geçer, hikâye dilden dile değişir. Mezar makama, makam ziyaret yerine dönüşür. Birkaç nesil sonra insanlar orayı bir Allah dostunun makamı zannederek ziyaret etmeye başlarlar…

Artık hiç kimse başlangıçta ne olduğunu sormaz.

Mesele bu anlatının tarihî gerçekliğinden ziyade verdiği derstir:

İnsan sorgulamayı bıraktığı yerde hurafeye teslim olur.

Bir yanlış yeterince uzun süre tekrar edildiğinde gelenekleşebilir…

Gelenek sorgulanmadığında taassuba dönüşebilir…

Taassup kutsallaştırıldığında ise hakikati söylemek suç sayılmaya başlanır.

İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur…

Nice insanlar ırk uğruna öldü…

Nice insanlar toprak uğruna öldü…

Nice insanlar liderler, ideolojiler, mezhepler, partiler, örgütler ve menfaatler uğruna ömürlerini tüketti…

Nice “izm”ler geldi geçti…

Nice fraksiyonlar dağıldı…

Nice dokunulmaz zannedilen adamlar unutuldu…

Nice büyük kalabalıklar tarihin içinde kayboldu…

Ama hakikat kaldı.

Çünkü bir düşüncenin arkasında milyonların bulunması, o düşünceyi hakikat yapmaz.

Bazen milyonlar aynı yanlışın peşinden yürüyebilir.

*

İşte o zaman bir kişinin kalabalığın karşısına geçip Necip Fazıl gibi haykırabilmesi gerekir: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”

Asıl şahsiyet budur…

Herkes yürürken durabilmek…

Herkes alkışlarken sorgulayabilmek…

Herkes susarken konuşabilmek… Ve gerektiğinde kendi mahallesine, kendi arkadaşına, kendi cemaatine, kendi partisine, hatta kendi nefsine: “Yanlış yapıyorsun!” diyebilmek…

Kur’an’ın insanı tekrar tekrar düşünmeye, akletmeye ve ibret almaya çağırmasının hikmeti de burada aranmalıdır.

Allah’a teslimiyet insanı kula kulluktan kurtarır.

İslam’ın reddettiği asabiyet, insanın kavmini sevmesi değildir; kavmi haksızken bile onun yanında durmasıdır.

Mesele tam da budur… “Benim ırkım yaptıysa doğrudur…”

“Benim partim yaptıysa doğrudur…”

“Benim cemaatim yaptıysa doğrudur…”

“Benim hocam, şeyhim, liderim, başkanım söylediyse doğrudur…”İşte hakikat burada kaybolmaya başlar.

Müslümanın ölçüsü bunun tam tersi olmalıdır:

Kim söylerse söylesin doğru doğrudur…

Kim yaparsa yapsın yanlış yanlıştır…

Her mücadele kutsal değildir…

Her fedakârlık haklı değildir…

Her uğurda ölmek şehadet değildir…

Her kalabalığın arkasından yürümek doğru yolda yürümek değildir…

Bir ömrün değerini, insanın ne kadar mücadele ettiği kadar ne uğruna mücadele ettiği de belirler.

Allah’ın rızası, hak, adalet, merhamet ve iyilik uğruna verilen emek anlamlıdır.

Çünkü insanın öfkesi de sevgisi de mücadelesi de bir ölçüye muhtaçtır.

Ölçüsüz sevgi taassuba…

Ölçüsüz bağlılık kulluğa…

Ölçüsüz güç zulme dönüşebilir.

Onun için bazen bütün bir kalabalık aynı istikamete yürürken bir kişinin durup sorması gerekir: “Biz nereye gidiyoruz?”

Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı budur…

Daha fazla taraftar değil, daha fazla şahsiyet…

Daha fazla slogan değil, daha fazla tefekkür…

Daha fazla kör bağlılık değil, daha fazla hakikat sadakati…

Çünkü bankın başında yüz yıl nöbet tutulmuş olması, o nöbeti haklı hâle getirmez…

Bir yanlışa milyonların inanması da onu hakikat yapmaz…

Hakikat, taraftarlarının çokluğundan değil, hakikat oluşundan güç alır.

*

Ve insanı insan yapan; kalabalığın nereye gittiğine bakıp peşine düşmek değil, yolun nereye çıktığını sorabilmektir…

Gerekirse kalabalığın karşısında tek başına durup: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyebilmektir…