“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.”
Mehmet Âkif Ersoy
*
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” Hz. Muhammed (sav)
Toplumları çürüten yalnızca cehalet değildir. Nice bilgili insanlar vardır; hakkı bilir, yanlışı görür, zulmü fark eder; fakat susar. İşte o zaman cehaletten daha tehlikeli bir hastalık başlar: Cesaretsizlik…
Cesaret de bulaşıcıdır, korku da…
Bir insan sustuğunda, yanındaki de susar. Ardından bir başkası… Zamanla sessizlik, “uyum” adı altında meşrulaştırılır. Doğruyu söyleyen huzuru bozan kişi olarak görülür; susan ise akıllı ve uyumlu kabul edilir. Oysa çoğu zaman bu uyum değil, korkunun başka bir adıdır.
*
Bu yalnızca devlet yönetiminde değil; ailede, iş yerinde, okulda, sivil toplum kuruluşlarında ve hayatın her alanında böyledir. Yanlış herkes tarafından görülür; fakat dile getirilmez. Menfaat, makam, rahat ve gelecek endişesi vicdanın sesini bastırmaya başlar. Böylece kötülük, zalimlerin cesaretinden çok, iyilerin sessizliğinden güç alır.
İslam, haksızlık karşısında suskun kalmayı fazilet saymaz. Mümin; gücü yetiyorsa eliyle, yetmiyorsa diliyle, o da mümkün değilse kalbiyle kötülüğe karşı tavır almakla yükümlüdür. Çünkü hakikat ancak dile getirildiğinde toplumu aydınlatır.
*
Masallardaki “Kral çıplak!” diyen çocuk, aslında hakikatin sembolüdür. Herkesin sustuğu yerde gerçeği söyleyebilmek, çoğu zaman en büyük kahramanlıktır. Tarihe yön verenler de çoğunlukla kalabalıklar değil, hakikati menfaatinin önünde tutabilen cesur insanlar olmuştur.
Adaletin zayıfladığı toplumlarda korku büyür. İnsan malını, makamını, itibarını veya huzurunu kaybetmekten çekinir. Böyle olunca cesaret yerini sessizliğe bırakır. Sessizlik yayılır, yanlışlar normalleşir, zulüm sıradanlaşır.
*
Eski bir hukuk tarifi bunu ne güzel anlatır: “Kanun; güçlü sineklerin delip geçtiği, zayıf sineklerin ise takılıp kaldığı bir örümcek ağı olmamalıdır.”
Kanun, kişilere göre eğilip bükülmemelidir. Yakına başka, uzağa başka; güçlüye başka, zayıfa başkauygulanmaya başladığı gün adalet yara alır. Adalet yaralandığında ise insanların cesareti kırılır.
İşte bunun içindir ki kalem de bir emanettir, söz de…
*
Âlimin mürekkebi de, hakkı haykıran bir vicdanın sesi de, zulme karşı doğruları yazan bir yazarın kalemi de aynı mücadelenin parçalarıdır. Çünkü bazen tek bir cümle, binlerce insanın sustuğu bir zamanda hakikatin yeniden ayağa kalkmasına vesile olur.
Mehmet Âkif’in şu mısraları, hak karşısındaki duruşun nasıl olması gerektiğini veciz bir şekilde özetler:
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim;
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.”
*
Bugün toplumların en büyük ihtiyacı daha fazla bilgi değil; bildiği hakikati korkmadan söyleyebilen daha fazla cesur insandır.
Çünkü kötülük yalnız zalimlerin cesaretiyle değil, iyilerin sessizliğiyle de büyür.
Buna karşılık adalet de yalnız kanunlarla değil; hakkı haykırmaktan çekinmeyen vicdan sahibi insanların cesaretiyle ayakta kalır.