Hani bir şarkı var, ‘Aşkımız ne güzeldi bittiğinde anladım, pişmanlıklar faydasız, gittiğinde anladım!’

Herkesin, her şeyin, her ismin, her hadisenin bir sonu var.

Bilumum başkanların bir etiketi, ünvanı var. Bu silah gibidir.

Gazetecinin de kalemi, klavyesi, onunda silahtan, hakim ve savcıdan farkı yok. Çemkiren çıksa da debince yazan, eleştiren de çıkar, aksine haysiyetten, irfandan yoksunları da belden aşağı vurur, itibar suikastına girişir.

Ha, toplumda itibarı var amıdır, ona bakacaksınız!

İsterseniz siyasileri de bu kategoriye sokabilirsiniz. Bence sakıncası yok!

*

Para güçtür, fabrika-tarla, bağ-bahçe gücün kralı. Bankalardaki şişkin hesabın, evindeki kasadaki dövizlerin çakma değil, gerçek güç, etiket hakeza, koltuk-makam-mevki gücün ta kendisi. Sonradan görmeler, ne oldum delisi olanlar, güç ellerine geçince dağları kendi yarattı zanneder, güç zehirlenmesi sendromu yaşarlar.

Bilumum başkan, milletvekili, bakan veya gazeteci. Her kimlerse…

Ama bir gün gelecek, o güç, o silah gibi kullandıkları imtiyaz ve sözde basın özgürlüğü bitecek. O zaman sağında solunda selam veren kimseyi bulamayacak, göremeyecekler.

Çünkü ömürleri yetmeyecek!

*

Burada araya girip, Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı Hanifi Öksüz’ün, ramazan ayının son iftarında, önemli konuklar önünde söylediği birkaç cümleyi sıkıştırmak istiyorum. Ne demişti sayın Öksüz; “Unutmamalıyız ki makamlar geçicidir, imkânlar geçicidir. Bugün var olan yarın olmayabilir. Sel gider, kum kalır… Geriye kalan; yaptığımız iyilikler, dokunduğumuz hayatlar ve bıraktığımız eserlerdir. İnsan sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarını nasıl kullandığıyla değer kazanır.

Eğer sadece “ben” diyerek yürürsek yolumuz bir yere kadar gider. Çünkü ben merkezli her çaba eninde sonunda bir duvara çarpar. Oysa “biz” diyebilenler hem kendilerini hem de çevrelerini yükseltir. Gerçek başarı; başkalarına fayda sağladığın, sorumluluk aldığın ve iz bıraktığın noktada başlar.”

Kime söyledi bu imalı cümleleri, herhalde bana değil. Benimle bir alıp veremediği yok zaten. Ortağım değil, merteğim değil, ticari ve siyasi bir rabıtaya da sahip değilim. En çok da o iftar programında ‘sel gider kum kalır!’ kısa cümlesi, manidardı, bir mesajdı, belki de uyarıydı. Sel kimdi, kum kimdi, herkes verilen mesajı iyi okudu zannederim.

Ve de kurşun gibiydi, mermi gibiydi, hidrojen bombası gibiydi. En azından ben öyle algıladım.

*

Şarkıdaki gibi, gücü bırakınca, halkın arasına karışabiliyorsan, kaldırımlarda takıntıya girmeden, komplekse kapılmadan muhabbet edebiliyorsan, o koltuk seni büyütmemiş demektir.

‘Varlık seviştirir, yokluk dövüştürür!’ diyenlerin bir bildiği mutlaka var. Makamda iken, gücü elinde tutuyor iken, oynaşın, hatırını soran, ‘bir emrin var mı’ diyen, karşılaştığında pişmiş kelle gibi sırıtan çok olur.

Amma velakin, koltuk sabun gibi kayıp gittiğinde, balon gibi patladığında öyle bir yalnızlık içinde bulacaksın ki kendini, geçmişte yaşattığın kibir abideliği senden intikamını öyle hem de acı bir şekilde alacak ki, utanıp sıkılman, haya etmen, pişman olman yetmeyecek.

*

Şayet aksi ise, etiketin ve gücün gitmesine rağmen, devleti yönetmiş olsan bile, bir taburede sessizce oturup ölmüş tavuk dürümü yerken çay içebiliyorsan, yanında da seni gerçekten seven, gerçekten anlayan birileri varsa, orada sistem kişiden büyük demektir.

Çünkü herkes sistemin bir parçası…

Birileri o anı fotoğraflasa, o fotoğrafın değeri çok büyük ve pahalıdır.

*

Çünkü asıl güç, birilerinin bir sıfır araç hediyesi, ikramı olmadan toplu taşıma aracına binmek, gösterişsiz yaşamak ve o koltuktan indikten, etiketten soyunduktan sonra insan kalabilmektir.

Tekrarı sıkıcı olsa da yazmak zorundayım; sel gider kum kalır!

İnsanca yaşayanlara ne mutlu!