“Boş başak dik durur; dolu başak ise eğilir.”
Anadolu’nun bu hikmetli sözü, aslında sadece tarımı değil, insanın karakterini anlatır.
İçi boş başak rüzgâr estikçe daha çok sallanır, daha dik görünür.
İçi dolu başak ise ağırlaşır, olgunlaşır ve toprağa doğru eğilir.
İnsan da böyledir…
Bilgisi arttıkça tevazusu artıyorsa…
Makamı yükseldikçe merhameti çoğalıyorsa…
Yetkisi arttıkça hizmet aşkı büyüyorsa…
İşte o insan gerçekten olgunlaşmıştır.
*
Fakat bugün en büyük problemlerimizden biri de tam burada başlamaktadır.
Küçük bir yetki…
Küçük bir makam… Bir müdürlük…
Bir şeflik…
Bir birim sorumluluğu…
Ve bir anda değişen tavırlar…
Daha düne kadar omuz omuza yürüdüğü insanlara yukarıdan bakanlar…
Kendini kurumun sahibi zannedenler…
Yetkiyi hizmet için değil, üstünlük kurmak için kullananlar…
*
Oysa hiçbir makam, sahibine ait değildir.
Hepsi emanettir…
Emanetin sahibi ise Allah’tır.
İnsan, o makamın sahibi değil; geçici emanetçisidir.
Bugün var olan koltuk, yarın başkasınındır. Kalıcı olan ise o makamda bırakılan adalet, merhamet ve güzel izdir.
İslam medeniyetinde yöneticilik hiçbir zaman bir şeref madalyası olarak görülmemiştir.
Aksine ağır bir yük, büyük bir sorumluluk ve çetin bir imtihan olarak değerlendirilmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sebeple şöyle buyurmuştur: “Ey Abdurrahman b. Semüre! Emirlik isteme. Çünkü onu isteyerek alırsan onunla baş başa bırakılırsın; sana verilirse Allah’ın yardımı seninle olur.” (Buhârî, Müslim)
Ne kadar derin bir ölçü…
Gerçek dava adamı makamın peşinde koşan değil…
Makamın hesabından korkandır.
*
Çünkü makam, Allah’a yaklaşma vesilesi de olabilir; Allah’tan uzaklaşmanın sebebi de…
İmam Gazâlî, ilmin ve makamın insanı kurtarmaya yetmeyeceğini, bunların ancak ihlas, takva ve güzel ahlakla değer kazanacağını anlatır. Ona göre insanın büyüklüğü sahip olduğu unvanda değil, nefsini terbiye edebilmesindedir.
Yunus Emre ise bunu tek cümlede özetler: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”
İnsan kendini tanımamışsa…
Nefsini terbiye etmemişse…
Elindeki yetki sadece kibrini büyütür.Çünkü makam, karakteri değiştirmez.
Karakteri ortaya çıkarır.
İçinde tevazu varsa onu büyütür.
İçinde kibir varsa onu da büyütür.
*
İşte bunun için Hz. Ömer’in şu sözü, bütün yöneticilere asırlar boyu ders olmuştur: “Fırat kıyısında bir koyunu kurt kapsa, hesabını Allah benden sorar diye korkarım.”
Bu söz, yöneticiliğin özünü anlatmaktadır.
Yöneticilik; emir vermek değildir.
Yöneticilik; yük taşımaktır.
Yöneticilik; geceleri rahat uyuyamamaktır.
Yöneticilik; bir garibanın duasını kaybetmekten korkmaktır.
Yöneticilik; bir mazlumun ahını almaktan titremektir.
Bugün toplum olarak belki de en büyük ihtiyacımız, bilgili insanlardan önce şahsiyetli insanlardır.
Diplomalı insan bulmak kolaydır.
Makam sahibi insan bulmak kolaydır.
Fakat emaneti hakkıyla taşıyacak insan bulmak zordur.
Çünkü ahlak olmadan bilgi…
Vicdan olmadan güç…
Merhamet olmadan otorite…
Toplumu ayağa kaldırmaz.
Aksine çöküşü hızlandırır.
*
Necip Fazıl Kısakürek’in haykırışı bugün de bize seslenmektedir:
“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya,
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya”
Ayağa kalkmak; yalnızca yollar yapmak, binalar dikmek, şehirleri büyütmek değildir.Ayağa kalkmak; önce insanı ayağa kaldırmaktır.
Vicdanı ayağa kaldırmaktır.
Ahlakı ayağa kaldırmaktır.
Emanet şuurunu ayağa kaldırmaktır.
Çünkü medeniyet; betonla değil, karakterle kurulur.
Devletler kanunlarla ayakta durur.
Milletler ise ahlakla yaşar.
Makamların en büyük süsü gösteriş değildir.
Tevazudur.
Yetkinin en büyük gücü korkutmak değildir.
Adalettir.
Gerçek liderlik ise önde yürümek değil…
Milletin yükünü en önde taşımaktır.
Rabbimiz bizleri makamın değil, emanetin adamı olanlardan; kibirle yükselenlerden değil, tevazusuyla gönüllerde yer edinenlerden eylesin.