Boğazına düşkün biri değilim. Her ne kadar biz basın mensuplarına ‘lokmacı’ veya ‘dürümcü’ deseler de, külliyen yalan, iftira. Davet edilmediğim sofraya oturmam, çağrılmadığım yere gitmem, selamımı almayanın kapısını aşındırmam, “bizim evde lahmacun var, içli köfte var, baldırcan ve hıyar (ne o, memlekette hıyar kıtlığı mı var?) dolması var, gel, miden bayram etsin!” diyorlar da, nazlanmadan, tepki vererek üstelik, “Hayır, teşekkür ederim, karnım tok, eksik olsun!” cevabını veriyorum.

Pisboğaz olanlara diyeceğim yok zaten! Ha, karnımın doymayacağını bildiğim sofraya da oturmam!

Bir ölmüş tavuk dürümüne yeşil ışık yakacak, iki ayak da ödünç alıp koşacak ve eyvallah diyecek kadar da küçülmedik daha! Gidene güle güle! Yiyen de şiştikçe şişiyor zaten! Sanki kıtlıktan çıkmış, sanki Somali'den gelmiş!

*

Bir başkası davet ediyor, kuzu sarmasından, kuzu etinden kebaptan bahsediyor, “Gelmezsen hatırım kalır, istersen yatılı da kalabilirsin, yeter ki gel!” dediklerini samimi bulmadığım için, davet içinde içtenlik, dostluk, vefa ve samimiyet görmediğim için “istemem, gizli pardon eksik kalsın!” demek zorunda kalıyorum.

*

Bu kadar ısrar niye anlayamadım. Uzun boylu değilim, taşı sıksam suyu çıkartacak çağı çoktan geçtim, gelecek için bir beklentim, kaygım da yok, ne ararlar, ne bulurlar bende de “gel, gel” diye ısrar ederler.

Yok diyorum, la diyorum, da diyorum, olmaz diyorum, hayır diyorum. Diyorum da anlamıyorlar ki birader! Bende ne arıyorlar, ne buluyorlarsa…

*

Araya birini koydular, “Yahu geleceksen gel artık, nazlanma. Bak çok naz aşık usandırır. Yengen koyun etinden lahmacun yaptırdı. Seversin. Lezzetli olur. Vallahi garanti veriyorum, söz veriyorum, üzerine tatlı da yediririm. Yeter ki gel” ısrarına karşın hayırdan anlamıyorlar, yoktan anlamıyorlar, olmaz-gelemem dememden anlamıyorlar, bizim Maraşlıların yaptığı gibi, ‘cık!' diyorum çekiliyorum kenara.

*

Hadi diyelim nazlanmadım, ısrarlara dayanamadım çektim gittim. Biliyorum ki o baldırcan ve hıyar dolmasından eser olmayacak sofrada, lahmacun ve içli köfteyi kim bulmuş ki o bulundursun ve bana ikram etsin. Kendisinin acından midesi kokuyor, (siyaset cahili, fukarası) beni yemeğe davet ediyor köftehor. Bulgur pilavı, cacık ve salata ile kandıracak beni güya, kendini akıllı sanıyor, beni de ahmak, aptal ya. Seni gidi uyanık seni…

*

Bir de garanti veriyorlar, ”Vallahi gelirsen seni araba ile aldırırız. Yorulma sen. Yeter ki gel, bak tirşik çorbası da pişirdi yengen. Kabul edersen Ankara’dan hatırlı dostlarımız da sofrada olabilir, hanek edersiniz, gazeteciliğin inceliklerini anlatır, belki de hatıralarını kitaplaştırabilirler. Bunu sağlarım, yardımcı olurum bu meselede, hadi gel, nazlanma”

Yok diyorum kaç kez, ısrarla. ”Anan güzel miydi?” derim kibarca, işi latifeye bırakarak. (Bu arada, ismi Latif olan dostlara da selam olsun!)

Ne garantisi birader, senin garantin var mı ki beni davet ediyor, başkalarını devreye koyarak benim üzerimden itibar sağlayacaksın, fotoğraf çektirip Ankara’ya selam çakacak, mesaj vereceksin. Gücümden-kariyerimden gücüne güç katacaksın, ismimi ve etiketimi basamak olarak kullanacak, sonra da sümüğünü sildiğin peçete gibi kaldırıp çöpe atacaksın!

Banka ile işim yok benim!

Kusura bakma Ede, gel desen de gelemem!