Malum hikâye, biliyorsunuz, kim bilir kaç kez okudunuz, kim bilir kaç kez dinlediniz. Ezberlediniz mutlaka. Ama olsun, tekrarında fayda var diyerek bir kere daha hatırlatmak istedim.
Okuyunca da, ‘Sayın Fiskeci bu hikâyeyi yazmaya neden gerek duydu?’ diye de sormayın, hatta mümkün ise beni bile aramayın!
*
Çölde, bedevilerin ulaşım ve nakliye aracı develerdir. Çünkü deve, hörgücünde biriktirdiği enerji ve depoladığı güç ile günlerdir, haftalardır bir şey yemeden dayanır. Onun görevi kervana katılmak, yük taşımak, efendisine hizmet etmek.
Günlerden bir gün, kervandan bir devesi yaşlanmış, artık çölü geçecek takadi kalmamış, yorulmuş olmalı ki, kervandan ayrılmak istemiş.
Kervancıbaşı ile konuşmuş, kendini emekliye ayıracak. Efendisi, yani kervancıbaşı şunu söylemiş; “Senelerdir kahrımızı ve yükümüzü çektin, taşıdın. Bir gün olsun of demedin. Aç kaldığın günler oldu, yine de şikayet etmedin. Hakkını helal et!”
Yaşlı deve efendisine şu cevabı vermiş; “Allah razı olsun, sıkıntıyı birlikte çektik, birlikte yorulduk, birlikte kavurucu güneş altında çatladık, imkan ve zaman dâhilinde karanınızı doyurdun, belki aç kaldığımız günler bile de oldu, fakat sana hakkımı helal edemem!”
Kervancıbaşı şaşırır, yaşlı deve anlar onun şaşkınlığını, şu gerçeği dile getirir: “Her şey iyi güzel, hoştu da, senelerdir bizi şu uyuz, topal eşeğin arakasında getirdin-götürdün, o önde, biz arkada olduk hep. O bakımdan sana hakkımı helal etmiyorum!”
Deveyi yardan uçuranın bir tutam ot olduğunu hatırlatmama gerek var mı?
*
Hadi bakalım!
Ben bu bilindik hikâyeyi niye anlattım. Kendi aranızda bir cevabı bulmaya çalışın!
Siz beyin jimnastiği yapmaya, kendinizce bir cevap bulmaya, yorum yapmaya çalışın, ben de merhum Aşk Veysel’e ait şu dörtlüğü yazayım, bir de ona kafa yorun!
Yâr’in bir çift sözü üşüttü beni,
Dağ başında buymuşa döndüm!