Bir garibanın, bir yoksulun yatacak yerinin olmamasına birkaç anlam yükleyebilirim. Acırım, merhamet ederim. Fakat aklı hırsının önüne geçenlere yatacak yer konusunda kuşkularım var dersem, siz lafın nereye çekileceğine kafa yorun, iyiye gitmiyoruz, vallahi de billahi de, tallahi de gitmiyoruz!

İster siyasiler deyin adına, ister bilumum başkanlar, ister bürokrat, ister küçük esnaf, ister sanayici-işadamı, ister gazeteci, ister danasından evvel nahıra giren zibidiler, ister makam, koltuk ve etiket sarhoşluğunda debelenip duranlar!

Daha hangisini sayayım size!

*

Hangimize sorsalar, hepimiz de mahallenin namus bekçisiyiz. Biz haram yemeyiz, kul hakkına riayet eder, kimsenin namusuna göz dikmeyiz, başkasının malında gözümüz yok, komşu kızım bizim evi kızından farksız, faiz mi, ne diyon sen kardeşim, bizden uzak olsun, biz namazımızda niyazımızda mütedeyyin insanlarız. Umreye gittik, hac görevimizi yerine getirdik, hamdolsun, inşallah, maşallah!

Ancak ve fakat. Kalbimiz başka düşünür, dilimiz başka söyler bizim. Dini yalnız iman beyanına ve ibadetlere indirger, ahlakı ötelersek abdestli hırsızlara, namazlı sahtekârlara şaşırma hakkımız kalmaz.

*

Çünkü ve zira insanın nasıl göründüğünü, nasıl yaşadığından daha önemli hale getirmiş oluruz. İçki öldürür, kumar söndürür. Amenna. İçki bütün kötülüklerin anasıdır, insanı sarhoş yapar, yer ve zaman tanımaz, zıvanadan çıkar, hatta ailelerin parçalanmasına, bölünmesine kadar uzar gider.

Toplumda bunun örneklerini gördüğümüz, yaşadığımız kadar, gazetelerde de okumuşluğumuz var.

*

Sarhoşu gördüğümüz zaman kızarız, dalga geçeriz, “evine git be kardeşim, hem başkasına, hem kendine zarar veriyorsun, vereceksin!” deriz de makam sarhoşlarına gıkımız çıkmaz bizim. Bunu görmezden gelen bir anlayışın ciddi bir ahlak meselesi vardır.

Her camiada vardır. Her kurumda rastlarsınız.

Fazla uzağa gitmeye gerek yok, bizim camiada bile vardır bu tiplerden.

Başkasının kılık kıyafetini beğenmez, eleştiririz. Ancak kendi çocuklarımızın, torunlarımızın giyim-kuşamlarını görmezden geliriz. Başkalarına ahlak dersi verirken, kendi ahlakımızı sorgulamayız nedense.

*

Yalanlarına Allah’ın adını siper edenler bizden çıkar.

Kara parasını, haram gelirini, gayri meşru kazancını Kâbe ziyaretiyle temizlenmiş sayan bizler, kendi şatafatlarımıza itibarı yakıştırırken, gavurun arabasına burun kıvırırız. Mesele lüks ev, lüks otomobil, lüks yaşam değil, başkasına anlattıkları hayatlarınızla kendinize layık gördüğünüz hayat arasında uçurum var.

Hz. Muhammed’in adını anmak, onun ahlakını yaşamak anlamına gelmiyor. Seni de temize çıkartmıyor zaten!

*

Hangi türlüsü olursa olsun, ibadet, insana başkasının hakkını yeme ayrıcalığını vermez, tanımaz.

Bir köşe yazarının sayfasından arakladım Orhan Veli’nin ‘kuyruklu yalan’ şiirini.

Uyuşamayız, yollarımız ayrı,

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi,

Senin yiyeceğin kalaylı kapta,

Benimkisi aslanın ağzında,

Sen aşk, rüyası görürsün, ben kemik,

Ama seninki de kolay değil kardeşim.

Kolay değil yani.

Böyle kuyruk sallamak Allah’ın her günü.

*

Yazı nereden nereye geldi. Makam, etiket sarhoşluğu ve hırsı. İçersin, bir müddet sonra ayıkır, kendine gelirsin de, makam, etiket sarhoşluğunun tedavisi olmadığı gibi, sonu da yok. O hırs var ya o hırs, hani şu fazlası insanı felakete götürür dedikleri hırs, ya da bu mahalleden öteki mahalleye kuyruk (pardon parmak) sallamak!

Sevgili Yener Atlı’dan esinlenerek ve ilave yapılarak son sözü söyleyecek olursam; senin yatacak yerin yok birader!

En çok da, yaralı kuşa taş atanların!