Bir minnacık notla başlayayım da maraza çıkmasın! Aşağıda okuyacağınız yazının şahıslarla, kurumlarla, partilerle uzaktan yakından alakası yok!

Tamamen hiciv, tamamen şaka, tamamen mizah!

*

Bazıları gazetecileri ‘tehlikeli kişiler’ sınıfına koyar. Neyi kriter aldıysa, neye ve kimlere göreyse bu tasnif, bu kategorize etme halleri. Hani yakıt taşıyan tankerlerin üzerinde yazılır ya, 'tehlikeli madde' o hesap herhalde ifadeye çalıştıkları...

Dikkat edin, gazetecileri diyorum. Tetikçileri, şarlatanları, imalat artıklarını, toplum listesinde ve vicdanında kayıtsız gezenleri, özgül ağırlığı olmayanları ve karekökü sıfır olanları zaten gazeteci yerine koyan yok!

Konuşur uzun uzun. Altından girer, üstünden çıkar, konu domatestir, hıyardır (pardon salatalık diyecektim!) mesela, salata veya cacık yapılacak bulgur pilavı yanına (ki bayılırım) ancak o başka enstrüman çalar, başka havalardan türkü söyler. Tutar hıyardan yapılan salatanın yanına pirinç pilavının iyi gideceğini söyler. Ne alaka badem şekerim, ne alaka Adana kebabım, ne alaka ciğerparem!

Sana ne benim damak zevkimden! Midemin kâhyası mısın birader!

*

Toplantı ile konu ile alakası olmayan sularda kulaç atar, yüzme öğretir bize aklı sıra!

Zaten konuştuğundan kimse de bir şey anlamaz. Uzun uzadıya konuşursan, sıkarsın insanları, bıktırırsın. Ee, sana da büyük diyorlar, patron diyorlar, usta diyorlar, şımarıksın, egosu yüksek birisin zaten, sanki millet seni dinlemeye mecburmuş gibi, zaten papağan gibi tekrarladığın cümlelere bayılan çokmuş gibi, uzattıkça uzatınca, en yakın arkadaşların, Hatta bir toplantıda, yanındakine surat asarak; “Beğenmiyorsan geldiğin yere gidebilirsin!” diyebilecek kadar üst perdeden çemkirerek, azarlayanlar, kendini siyasetin patronu yerine koyma cehaletinde bulunanlar, bakıyorsun, sabaha akşama birlikte oldukları komşunun tavuğuna kışt diyor.

*

Gidiyor başkasının, aslında değil komşunun bahçesinden hıyar, domates, patlıcan toplayıp yemek yaptığında bahçe sahibini sofraya davet etmeyen aklı güdükler, bir de bahçenin sahibine takıntılı tutum sergiliyorlar.

Oysa ortasınız! yarı yarıya mı, üçte birine mi, belli değil.

Oysa komşusunuz! Komşu komşunun külüne muhtaçtı ya, demem ondan.

Oysa aynı şirkette ortaksınız ve aynı sermayeden besleniyor, geçiniyorsunuz!

Oysa aynı çeşmeden, aynı tastan su içiyorsunuz!

Oysa aynı kazana kepçe daldırıyorsunuz!

Aynı odada sabahlıyorsunuz ara sıra!

Oysa aynı bahçeden gül topluyor ve kokluyorsunuz! Dikenine rağmen!

Eee, bahçe sahibine çemkirmek, tavır takınmak neyin nesi?

İşte tam da bu iklimde, bu atmosferde İsmail Koyuncu kardeşim, ne diyordu paylaşımında; “Körlük Allah’ın takdiri ama nankörlük karakter meselesi”

*

Her toplantıda, her panelde, her ortamda konuşmak için can atıyorsunuz, zaten herkes gözünüzün içine bakıyor, ‘keşke konuşmasa, keşke iki kelamdan fazla uzatmasa!’ diye de, siz alttan giriyor üstten çıkıyor, insanları sıkıyor, bunaltıyorsunuz. Hava zaten sıcak!

Zaten siz varken başkasının konuşması kimin haddine! Sen varsan başkasına ne gerek! Sen konuş, sen evinin kaç odalı, kaç banyosunun-tuvaletinin olduğunu, mutfağın kaç metrekare olduğunu, hatta evinde yemeğini pişirecek, ütünü yapacak, temizliğini yapacak hizmetçinin bulunduğunu da söylemende sakınca yok, bu millet koyun gibi zaten, dinler, sıkılsa da, ıkınsa da…

Zaten siz konuşunca toplantı da haliyle bitmiş olur, beraber geldiklerin de gözünün içine bakıyor, ‘kalkalım mı?’ gibisinden, hurraaaaa, ‘haydi gidiyoruz!’

Nereye, daha karpuz kesecektik!

*

Abonesi oldun ya, hafta sonu götürsünler seni bağ evlerine, mangal yakılsın, etler pişsin, çaylar içilsin, meyveler gelsin arkasından. Oh, ne ala memleket!

Memleket mi dedim, o da ne, neresi?

Sonra da kalk sağda solda, ulu orta yerde ‘Gazeteciler tehlikeli insanlar!' gibi ucuz, hiç de yaşınıza, başınıza yakışmayan cümleler sarf et!

Hayırdır, ayıp olmuyor mu?