Vallahi ölüp ölemeyeceklerini bilemem de, yalan söyleyeni Ahır Dağı’na kaldırmıyorlar. Sonra, bu mesele gazeteciye ve yalanın miktarına, dozuna bağlı.
Aslına bakılırsa yazının başlığı da bana ait değil. Sabah gazetesi yazarı Melih Altınok’un.
Tabi o bizdeki gazeteciler ile türlerini ve Ahır Dağı’nı bilmediği için, kendince yorum yapmış. Neyse, bu onun problemi…
Sosyal medya bir felaket. İnsanı bir anda uçurumun kenarına getiriyor, bir anda uçurumun kenarından kurtarıyor, pisliğe bulaşanlar kadar temiz kalan dürüst yüzler ve sosyal paylaşımcılar olduğu için, insan dikkatli olmak zorunda bırakıyor kendini.
*
Unutmayın ki sosyal medyada felaket haberlerinin yapılma hızı, Koronavirüs’ün yayılma hızından çok fazla. Kat be kat hem de… Doktorumuz iğneyi cebinde saklayıp çuvaldızı gazetecilere saplıyor ama sonuna kadar haklı birader.
Zira gazeteciler olarak kimi zaman haberi ilk duyuran olmanın hevesiyle aceleci davranabiliyoruz. Yangından mal kurtarıyoruz sanki. Sanki ilk ben duyurursam madalya verecekler, beni ikramiyeye, hediyeye boğacaklar.
Tabi hangi dağda kurt öldü diye düşünüyorsunuz. Hal böyle olunca, mesleğin temeli olan teyit etme, doğrulama refleksini ihmal ediyoruz çoğu zaman.
Bazıları ve birileri gibi pot da kırdığımız oluyor. Muhtemelen altından kalkamayacağımız bedel de ödeyebiliyoruz.
Hata yapıp yalanın yayılmasına sebep olabildiğimiz gibi, yalan haberimize kendimiz de inanıyoruz.
Kimse bu gerçeği inkâr etmesin!
*
Tabi ki eleştiri olacak. Ama eleştirinin de bir namusu, haysiyeti var netice itibariyle.
Demem o ki…
Şişirme, hiçbir belgeye dayanmayan, sadece iddiadan ve dedikodudan ibaret, masa başında ürettiğimiz haberler, bize mahkeme celbi olarak geri dönebiliyor.
O bakımdan dikkat ve tehennili hareket etmeliyiz!