Zulüm, keyfî hareket ile hukûkî sınırları çiğneyerek hak yeme; başkasının malına, şahsiyetine, canına kast etme; cezayı gerektirecek bir suç olmaksızın güçsüzlere kötülük ve eziyet etme gibi anlamlara gelir. Zulmedenlerin, dünya nimetlerinden başkalarını mahrum bırakmaya çalışmaları, içlerindeki karanlıktan kaynaklanmaktadır. Bunun için kalblerin aydınlanması gerekmektedir. 

Hz. Adem'in çocuklarından Kâbil ile başlayan zulüm, tarih boyunca, insanların bulunduğu yerde görülegelmiştir. Kâbil, egosunu/enâniyetini tatmin için Hâbil'i öldürmeye kalkışırken, nefsi, yaptığı bu işi ona süslü göstermiştir (Mâide, 5/30). Gerçi o, yaptığına sonradan pişman olmuştur; ancak bu pişmanlık fayda vermeyecektir. O, zulüm ile bir insanı öldürme gibi geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. İlâhî emirleri ihmal eden kulların manevî sorumlulukları için Yüce Allah, her zaman tövbe kapısını açık bırakmaktadır. 

 

Ancak, kul hakkına tecavüzden doğan günahlara tövbenin ilk şartı, hak sahibinden helâllik dilemektir. Aksi halde, katlanılması zor cezalar vardır. Hak ve hukuk sınırlarını çiğneyerek insana ve diğer canlılara saldıran zalim, mazluma zulmederken, aynı zamanda 'Hakk'a karşı gelmektedir. 

Zalim, güç yetirdiği insanlara zulm ederken, bir gün 'mutlak güç sahibi' Allah tarafından zulmünün karşılığını göreceğini hesaba katmaz. İlâhî Beyân'da Hz. Musa'nın; '... Gerçekten ben, hesap gününe inanmayan her büyüklük taslayan insandan, benim de sizin de Rabbi olan Allah'a sığınırım' diye duâ ettiği haber verilmektedir (Mü'min, 40/27). Âhirette, Allah'ın huzurunda kurulacak bir mahkemede, 'Zerre ağırlığında iyilik veya kötülüğün...' dahi karşılığının verileceği şeklindeki İlâhî İkâz'ın kalblere yerleşmesi, zulmü önleyici en güçlü iç dinamiktir. Âhiret, hesap, cennet, ceza.. gibi inanç mefhumları hakkında şüphesi olanlar için, 'Ya varsa!..' şeklindeki bir yaklaşım dahi çok şey ifade eder.. 

 

Yüce Kudret Sahibi'nin, insanların istifâdesi için hazırladığı dünya nimetleri, herkese yetecek miktardadır. Huzur içinde bir dünyada yaşama yerine, başkalarına kötülük peşinde koşmak, mazlum kadar zalimi de perişan eder. Zalime ilk cezayı, kendi vicdanı verir. Zalim, zulmettiği insanı mutlu görmeyi denese, bundan kendisi de nasibini alacaktır. Yüce Allah, iyi ile kötüyü ayırt edebilmemiz için bizlere akıl nimeti vermiştir. 

 

Zulme uğrayan insanın, hukûkî yollara müracaat etmesi ona ait bir haktır. Zulmedene fizikî müdahalede bulunmak doğru değildir. Aksi halde, önü alınmaz büyük problemlerin yolu açılabilir. Peygamber Efendimiz (sas), 'Zarara zararlâ karşılık vermek yoktur' (İbn Mâce, No: 2340 / Ahkâm, 17) kutsî sözleriyle, kişinin kendi kararıyla zalimi cezalandırmak yerine, hâkime müracaat etme hakkına sahip olduğunu belirtmişlerdir. Mazlumun hukûkî yollar dışında, zalime gereksiz müdahalede bulunması, kendisini haklı olduğu dâvâsında haksız duruma düşürebilir. Bu durumun, aileler veya toplumlararası çatışmalara yol açması ise; daha fecî bir hâdisedir. Bunu bozacak 'fitne' hareketlerinden kaçınılması gerektiği konusunda Allah Resûlü (sas)'nun ikazları vardır. 

 

Her şeyden önce mazlum, hak ve hukûkun bir gün tecellî edeceğine inanarak sabretmelidir. Mazlum, dünyada hakkını alamazsa dahi, âhirette, İlâhî Adalet terâzisi önünde zalimin ettiğini bulacağı konusunda Allah'ın va'dini hatırlamalıdır. 

 

'Yüce Allah: İzzetim ve celâlim hakkı için, sonunda zalimlerden mazlumun intikamını alırım. Bir mazlumun zulme uğradığını görüp, gücü yettiği halde ona yardım etmeyen katı yürekli kimseden de mazlumun intikamını alırım, buyurdu.' (Zebîdî, IV, 203) 

Dünya ömrü kısa; Allah’ım bizleri bu zulüm yapan insanlar zümresinden eylemesin. Amin 

Tüm hemşerilerimin ve okurlarımızın Kurban Bayramını en içten duygularla kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.