Sosyal medyada gezinirken, tanımasam da Kahramanmaraşlı olduğunu öğrendiğim müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı’nın bir videosu takıldı gözüme.
Aslen Andırın’lı olduğunu da kendi sesinden öğrendim.
Bir yerde, biraz da buram buram sitem kokan konuşmasında dikkat çeken cümlesi vardı, şuydu; “Kahramanmaraş’tan çok yetenekli, isim yapmış düşünce, fikir adamları, bürokratlar çıkmıştır. Ama nedense Maraşlılar birbirlerine sahip çıkmazlar. Bu meselede biraz kayıtsız, ihmalkâr ve ya duyarsızlar galiba!”
Galibası fazlaydı. Sayın Yaycı, bilinen bir gerçek olsa da, hatırlatma anlamında bir kez daha büyük harflerle dile getiriyordu bu aymazlığımızı.
*
Evet, soru tam da burada; “Biz birbirimize ne kadar sahip çıkıyoruz?”
Gönül verdiğimiz takıma, renklerine aşığız, fakat bir yenilgide, kaybolup giden şampiyonluğun ardından ağzımızdan çıkanı kulağımız duymaz, veryansın eder, olmadık hakaretlerde bulunuruz. Kulüp başkanına, teknik adama ve futbolcularına.
Mahallemizin bekçisi, bakkalı, emanetçisi, hamisi muhtarı seçeriz, arkadaşımızdır, komşumuzdur desteklemişizdir, ancak bu küçük hatasından ötürü yerin dibine sokarız.
Belediye başkanı seçeriz. Şehrin yerel yöneticisi. Sevdiğimiz insandır, partilimizdir de üstelik. Ancak kapımızın önüne bir metrekare asfalta dökmedi diye anasından doğduğuna pişman eder, ağız dolusu küfürler savururuz.
Siyasiler mesela… Milletvekilleri, bizim partiden veya öteki mahalleden olsun fark etmez, kimliğinde ‘Kahramanmaraş’ yazılı, bir eke’likleri, bir ters hareketleri karşısında demediğimizi bırakmaz, yedi sülalesine rahmet okuruz. Bu meselede üstümüze yok.
Neredeyse selamı sabahı kesecek raddeye kadar taşırız meseleyi.
Ne toplumsal arenada, ne birlik beraberlik ruhunun arşa yükseldiği zamanlarda, ne de ikili muhabbetlerde bırakın desteği, bırakın bir küçük ilgiyi, bırakın bir küçük iltifatı, araya Çin Seddi gibi duvar örer, sahip çıkmak ne kelime, sanki yedi mahalleden gelmiş gibi tanımaz pozisyonlar üretiriz.
*
Peki, madem öyle, soruyu bir de tersinden okumak gerekmez mi?
İster siyasi olsun, ister yerel yönetici, hülasa seçtiklerimiz, gurur duyduğumuz o fikir-düşünce adamları acaba bize, şehre ne kadar sahip çıkıyorlar? Avucumuza ne bıraktılar, hangi esere ve ize imza attılar.
Hadi buyurun, buradan yakın!
*
Bu şehirden seçilen, bu şehrin ekmeğini yiyip, desteğini alan, bu şehrin kimliği ile etiket sahibi olanlar, sonra da bu şehri terk edenlere, unutanlara karşı bizim pozisyonumuz ne olmalı?
Acaba o anlı şanlı düşünce adamları, isimlerinin başına eklenen kocaman ünvanla gittikten sonra kayıpları yaşayan, şehre bile uğramayan, egosu tavana yapmış, kibrinden kimsenin yanına yaklaşmaya çekindiği o isimlere, siyasetçilere, bürokratlara, işadamlarına ne demeli?
Acaba sen, ben, öteki, o, şu, bu… Adımızı, etiketimiz, cinsiyetimiz ne olursa olsun, şehir milliyetçiliği konusunda ne kadar samimiyiz?
Mesele iz ve eser bırakmaysa eğer, cami, okul, çeşme yaptırmak mı bütün mesele! Gönül bağı güçlü değilse, sevgiden uzaksa, şehre bir daha yönünü çevirmeyip, küstüyse şayet, damarlarından akan kırmızı-beyaz değilse, bunun için Trabzonlu, Kayserili, Gaziantepli olmak zorunda mıyız?