İyilik meleği olabilmek

Bazen dünyayı değiştirmek için büyük imkânlara ihtiyaç yoktur.

Bir şişe su yeter.

Bir bardak çorba…

Bir parça kek…

Bir dondurma…

Bir ekmek…

Hepsinden önemlisi, karşılık beklemeyen bir yürek yeter.

*

Bugün Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerini gördüm.

KPSS’ye girecek gençler sınav heyecanıyla okul kapılarına gelirken onlar da formalarını giymiş, küçük tezgâhlarını kurmuşlardı. Ellerinde su, kek, meyve suyu, dondurma…

Sanki bir kantin açmışlar, sanki satış yapıyorlardı.

Ama ortada para yoktu.

Bir karşılık yoktu.

Bir beklenti yoktu.

Sınava giren gençlere, onları bekleyen anne ve babalara ikram ediyorlardı. Sınav öncesinde de oradaydılar, sonrasında da…

Belki verdikleri bir şişe suydu ama aslında dağıttıkları şey iyilikti.

Genç yaşta bunu düşünebilmek beni çok etkiledi.

*

Çünkü herkesin kendi dünyasına çekildiği, bireyselleşmenin arttığı, insanların çoğu zaman kendi rahatını ve zevkini düşündüğü bir çağda; başkasının derdiyle dertlenebilmek başlı başına bir erdemdir.

İnsanların uyuduğu vakitte iyiliğe koşabilmek…

İnsanların eğlendiği vakitte hizmet edebilmek…

Herkes kendisini düşünürken bir başkasını düşünebilmek…

İşte gönüllülük budur.

İyilik için büyük kurumlar gerekmiyor.

*

Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerinin arkasında büyük bütçeler yoktu.

Bir belediye organizasyonu değildi.

Devasa bir proje değildi.

Kocaman afişler, kürsüler, konuşmalar yoktu.

Ellerinde ne varsa paylaşmışlardı.

Aslında beni etkileyen de tam olarak buydu:

İyiliklerinden kopanı paylaşmışlardı.

Demek ki iyilik yapmak için zengin olmak gerekmiyor.

Makam sahibi olmak gerekmiyor.

Bir vakfın başkanı, bir belediyenin yöneticisi, büyük bir şirketin sahibi olmak gerekmiyor.

Bir insan tek başına da başlayabilir.

Bir mahallede birkaç genç bir araya gelir, parkı temizler.

Bir grup öğrenci yaşlı bir insanın evinin önünü temizler.

Bir esnaf ihtiyaç sahibinin hesabını öder.

Bir lokantacı birkaç kişilik yemeği askıya bırakır.

Bir genç, sıcak bir günde sınav kapısında su dağıtır.

Bunların her biri küçücük görünür.

Fakat iyilik bulaşıcıdır.

Bir kişi yapar, on kişi görür.

On kişi yapar, bir mahalle değişir.

Bir mahalle yapar, bir şehir değişir.

Hayırda yarışmak

*

Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerini görünce aklıma Mekke ve Medine geldi.

Oralarda gördüğüm sofraları hatırladım.

Özellikle pazartesi ve perşembe oruçlarının tutulduğu günlerde iftar sofraları kurulurdu. İnsanlar ellerindekini ortaya koyar ve gelip geçenleri kendi sofralarına davet ederlerdi. “Buyurun bizim soframıza…”

Bir başkası: “Buyurun, bizimle beraber yiyin…”

Bir bakıyordunuz, bir kişiyi beş ayrı insan kendi sofrasına davet ediyor.

İnsanlar adeta misafir bulmak için yarışıyordu.

Ne güzel bir yarış!

Daha fazla kazanmak için değil…

Daha çok görünmek için değil…

Makam için değil…

Hayırda yarışıyorlardı.

*

Kur’an’ın bize öğrettiği “Hayır işlerinde yarışın” ölçüsünün yaşayan hâlini görüyordunuz.

Dünyanın farklı ülkelerinden, birbirlerinin dillerini dahi bilmeyen insanlar aynı sofraya oturuyor, aynı ekmeği bölüşüyordu.

Bu sofraların dünyaya verdiği çok güçlü bir mesaj vardı:

Müminler kardeştir.

Kardeşlik yalnızca sözle olmaz.

Kardeşlik sofranda yer açmaktır.

Ekmeğini bölmektir.

Susamışa su vermektir.

Tanımadığın bir insana “Buyur, bizim soframıza” diyebilmektir.

*

Bugün Bertiz’in gençlerini görünce o sofraları hatırlamamın sebebi de buydu.

Yer farklıydı.

İkram farklıydı.

Ama ruh aynıydı. Orada insanlar bir yabancıyı sofralarına oturtabilmek için yarışıyorlardı; burada gençler sınava giren hiç tanımadıkları insanların yüreğini serinletmek için su, kek, meyve suyu ve dondurma dağıtıyorlardı.

İkisinin de ortak dili iyilikti.

Sivil toplumun ruhu budur

Aslında bütün vakıflarımızın, derneklerimizin, spor kulüplerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın yeniden bu ruhu hatırlaması gerekiyor.

Vakıf neden vardır?

Dernek neden vardır?

Sivil toplum neden vardır?

Sadece tabela asmak, toplantı yapmak, makam elde etmek veya birtakım maddi imkânlara ulaşmak İçin değil elbette.

İnsana dokunmak için vardır.

Çöp toplamak bile bir gönüllülük faaliyetidir.

Parkları temizlemek de…

Bir öğrencinin kitabını almak da…

Bir garibanın lokantadaki hesabını sessizce ödemek de…

Aç olanı doyurmak da…

Üşüyeni ısıtmak da…

Bunun güzel örneklerini şehrimizde de görüyoruz.

Şekerli Vakfı Başkanı Eşref Şekerli ağabeyimizin yaptığı gibi bir paçacıya girip: “Bu hafta yüz kişinin paçası benden. İhtiyacı olanlardan para almayın.” diyebilmek…

Belki yüz insanın karnı doyuyor.

Ama asıl güzellik, bunu yapan insanın karşılığında hiçbir şey beklememesi.

Yine Kahramanmaraşlı fırıncılarımızın uyguladığı askıda ekmek anlayışı da ne güzel bir iyilik örneğidir.

Bir insan gelir, kendi ekmeğini alırken bir ekmek de hiç tanımadığı kardeşi için bırakır.

Sonra ihtiyaç sahibi gelir, o ekmeği alır.

Veren alanı tanımaz.

Alan vereni tanımaz.

Aralarında yalnızca iyilik vardır.

İyiliğin en güzel hâllerinden biri de belki budur. Sağ elin verdiğini sol elin bilmediği bir incelik…

Bir tas çorbanın sıcaklığı

Bir başka güzel örnek de Şeref Dere’nin Edeler Diyarı ile başlattığı sabah namazı sonrası çorba, simit ve çay ikramıdır.

Sabahın erken saatlerinde…

Hava ayaz. İnsanlar camiden çıkıyor.

Kimisi işine yetişecek, kimisi dükkânını açacak, kimisi ekmeğinin peşine düşecek.

Önüne sıcak bir tas çorba koyuyorsunuz.

İçiyor.

Midesi ısınıyor.

Ama aslında yalnız onun içi ısınmıyor.

İkram edenin de yüreği ısınıyor.

*

Biz de Dulkadiroğlu Belediyesi olarak bu güzel uygulamayı sürdürdük. İnşallah kış gelip havalar yeniden soğuduğunda devam edeceğiz.

Çünkü dağıtmak insanı mutlu ediyor.

Bir insanın soğukta içtiği sıcak çorbayla yüzünün değiştiğini görmek insanı mutlu ediyor.

Onun midesinin ısınması, bizim yüreğimizi ısıtıyor.

İyiliğin sırrı biraz da burada.

İnsan başkasını doyururken kendi ruhunu doyuruyor.

Birinin susuzluğunu giderirken kendi gönlü ferahlıyor.

Herkes bir iyilik meleği olabilir

Düşünüyorum da… Bir şehirde yaşayan herkes haftada yalnızca bir iyilik yapmaya karar verse ne olur?

Bir kişi bir ekmek alsa…

Bir başkası bir çocuğa kitap verse…

Biri yaşlı komşusunun kapısını çalsa…

Biri yolda gördüğü çöpü kaldırsa…

Biri bir öğrencinin suyunu ikram etse…

Biri bir garibanın yemeğini ödese… Biri hastayı ziyaret etse…

Biri yalnız bir insanın yanında yarım saat otursa…

O şehirde aç kalan ne kadar azalır?

Kimsesiz hisseden ne kadar azalır?

Yüreği kırık kaç insanın yüzü güler?

Belki bütün problemleri çözemeyiz.

Ama birbirimizin yükünü hafifletebiliriz.

Çünkü medeniyet yalnızca yollarla, binalarla ve köprülerle kurulmaz.

Medeniyet, birbirinin derdiyle dertlenen insanların omuzlarında yükselir.

Bugün Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerine baktığımda bunu gördüm.

Gencecik insanlar…

Bir sınav kapısında su, kek, meyve suyu ve dondurma dağıtıyorlardı.

Belki birkaç saat sonra tezgâh toplanacak, herkes evine gidecekti.

Ama bıraktıkları iyilik izi kalacaktı.

Onun için bu gençlere teşekkür ediyorum.

İyilik için makam beklemedikleri için…

Talimat beklemedikleri için…

Bir karşılık beklemedikleri için…

Gösterişe ihtiyaç duymadıkları için…

Ve bize yeniden şunu hatırlattıkları için:

İyilik yapmak için çok şeye sahip olmak gerekmez.

İyi bir yüreğe sahip olmak yeter.

İnsanların uyuduğu vakitte uyanık kalabilmek…

İnsanların kendisini düşündüğü vakitte başkasını düşünebilmek…

İnsanların kendi mutluluğunun peşinde koştuğu bir zamanda başkasının yüzünü güldürebilmek…

Dünyanın yükünü biraz olsun hafifletmek için kanatlanabilmek…

Belki de iyilik meleği olmak dediğimiz şey tam olarak budur:

Bir insanın yüreğine dokunup, hiçbir karşılık beklemeden oradan uçup gidebilmek…