Kimse kusura bakmasın, ramazandan çıktık, bayramı geride bıraktık, şekeri de yedik, kurban bayramına doğru adımlar atmaya başlamışken, fakat ağzınızın tadını biraz bozmak niyetinde olmasam da, gürültüyle yürüyor, gerçeklerle küçülüyoruz.
Siyasette tabi…
Adana’daki Doğu Akdeniz Medya buluşmasına dair eleştirimde de zikrettim, okur, yani sizler, yazarın nerede durduğunu bildiğinde metinle daha dürüst ilişki kurar.
Olayın ilk perdesi bu:
Çünkü vatandaş, yani okur, yani sizler hakim koltuğundasınız. Bizi sizler yargılarsınız. Varsa cezamız, kesersiniz.
Yazılarımızla, haberlerimizle ‘mahkeme salonu’ kurulduğunda, sanık sandalyesinde bizler olduğumuza, olacağımıza göre, hükmü siz verirsiniz.
Bakın ahlaksızları, imalat artıklarını, tetikçileri bu meseleye dahil etmiyorum. İşini edebine göre yapan, haddini bilinler için cümlelerim.
*
Düşünce hayatı, yalnızca kendi görüşünü tekrarlamakla değil, karşı görüşü de adil ve hakkaniyetli biçimde ifade edebilmekle anlam kazanır.
Bakın, gazetecilik yargı dağıtma yetkisine sahip meslek değil. Görevi hüküm vermek değil, kanıtlanmış hakikati görünür kılmak. Yargı süreci tamamlanmadan bir insanı suçlu ilan eden, delilden çok sloganla konuşan ve her tartışmayı siyasi cepheleşmenin dar kalıplarına hapseden üslup, gazetecilik olarak adlandırılamaz.
Böyle bir pratiği tanımlamak için farklı kavramsallaştırmaya ihtiyaç var. Çünkü, gazetecilik kamuoyunun bilgi edinme hakkına dayanır, propaganda ise bir siyasi hattın savunusuna…
Belki de bu yüzden onları gazeteci değil, ‘ekran savcısı’, ‘politik polemikçi’ ya da daha açık bir ifadeyle ‘parti propagandacısı’ olarak nitelemek daha isabetli olacak.
*
Gazeteci-yazar Soner Yalçın’ın dediği gibi; “Gazeteci farklı görüşlerin ortaya çıkmasına alan açar. Propagandacı ise sonuca çoktan karar vermiştir; ekranı yalnızca o kararı yeniden ve yeniden ilan etmek için kullanır.
Evet, ‘gazeteci maskesi’ takanların meselesi hakikati ortaya çıkaracak tartışma yürütmek değil, çoktan verilmiş hükmü tekrar etmektir.
Hakikat arayışı ile propaganda arasındaki çizgi tam da burada başlar: Biri sorar, diğeri peşin hüküm dağıtır.”
*
Lakin ve fakat… O günlerdeyiz, yaşıyoruz; Gürültü büyüyor gerçekler küçülüyor, hatta görmezden geliniyor. Sorun yalnızca bir gazetecinin kendi etik sınırlarını gözetmesi, okuyucusunu uyarması değil. Ya ötekiler?
Biri, medya etiği konusunda ne kadar hassas ise, diğer taraf hiç umursamıyor…
Bir taraf mesleğin sorumluluğunu ciddiyetle taşımaya çalışanlar, diğer taraf gazetecilik görüntüsü altında siyasal kampanya yürütüyor.
Bu durum, mesleğin en temel ilkesini zedeliyor: Okurun doğru ve güvenilir bilgiye ulaşma hakkı.
Gazetecilik, bir davayı ya da bir siyasi hattı savunmak için değil, gerçeği ortaya koymak için yapılan meslek. Eğer ekranlar, gazeteler bu sınırı kaybederse gazetecilik, gerçeği araştıran meslek olmaktan çıkar. Yerini siyasi ajitasyon alır!
*
Niyetim kimseye gazetecilik dersi vermek değil. Fakat şu son Adana’daki medya buluşmasında duyduklarım, gördüklerim beni bu yazıya mecbur ve mahkum bıraktı.
‘Öldük bittik, mahvolduk. Belediyeler bize bakmıyor, sivil toplum kuruluşları destek olmuyor!’ meselenin özeti buydu. Kimse kendini geliştirmiyor, yeni arayışlara girmiyor, sırtını dayamış belediyelere, ‘ne gelirse Allah versin!’ Mantık bu!
Verirlerse iyi, vermezlerse tu kaka!
*
Bu yüzden etik hassasiyet yalnızca meslek kuralı değil, okurun bilgiye güvenebilmesi ve medyaya duyduğu güvenin korunabilmesi için taşıması gereken sorumluluk.
Olayın gözden kaçmaması gereken bir gerçeği ise şu:
Medya dili sertleştikçe toplumdaki tartışma kültürü bozuluyor. İnsanlar bilgiye değil, hükme ve sloganlara yöneliyor. Böyle bir ortamda demokrasi zayıflar, adalet duygusu yaralanır…
Hakikatin toplumsal hayattan çekildiği yerde propaganda odaklı bağırış yükselir, gürültüden kimse kimseyi duyamaz.
Maalesef son yıllarda Türkiye’de gördüğümüz daimi tablo budur: Gürültü büyüyor, hakikat küçülüyor.