Tarih 25 Mart 2009…
Günlerden Çarşamba…
Saatler 15.30’u gösterirken çalan bir telefonla başladı her şey…
O gün sıradan bir gün değildi.
O gün, bir milletin kalbine düşecek büyük bir acının habercisiydi.
Telefonun diğer ucunda, dönemin Kahramanmaraş Doğan Haber Ajansı Temsilcisi, kıymetli büyüğüm Mustafa Şirin vardı. Telaşlı bir ses tonuyla, “Arguz müdürüm neredesin?” diye sordu. “Antep’teyim” dediğimde, kurduğu cümleyle zaman adeta durdu:
“Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşmüş… Göksun tarafına gelebilir misin?”
*
İşte o an…
Sadece bir yolculuk başlamadı.
Bir hakikatin, bir mücadelenin, bir vefanın peşine düşüldü.
SİSLİ YOLLARDA BİR GERÇEĞİN İZİ
Hiç vakit kaybetmeden Gaziantep’ten yola çıktım. Kahramanmaraş’a ulaştığımda Mustafa Şirin ağabeyimle buluştuk. Saatler ilerliyordu ama net bir bilgi yoktu.
Telefonlar susmuyor, ajans trafiği hız kesmiyordu.
Bir yandan Maraş’tan, bir yandan Kayseri’den gelen bilgiler birbirini tutmuyordu.
“Yaralılar bulundu, Kayseri’ye götürülüyor” deniliyordu…
*
Ama içimizde bir şeyler eksikti.
Sanki gerçek, bu cümlelerin içinde değildi.
Göksun yoluna düştük.
Hava ağırdı…
Sis çökmüş, kar bastırmıştı…
Yol sadece bir yol değildi; belirsizliğe açılan bir geçitti adeta.
ANADOLU’NUN SICAK KAPISI
Gece ilerledikçe bir köye ulaştık.
Yorgunduk… üşümüştük… ama en çok da içimiz daralmıştı.
Kapısını bize açan bir öğretmen arkadaşımız oldu.
İşte Anadolu buydu…
Tanımazdı ama sahip çıkardı.
Sormazdı ama kapısını açardı.
Yargılamazdı ama paylaşırdı.
O gece bir evde değil…
Anadolu’nun vicdanında misafir edildik.
*
Mustafa Şirin ağabeyim, askeri yetkililerle irtibat kurarak bilgileri ajansa geçiyordu.
Biz ise bekliyorduk…
Ama bu bekleyiş sıradan bir bekleyiş değildi.
Bu, bir gerçeğin gecikmiş sesi gibiydi.
SABAH EZANI VE GERÇEĞİN AĞIRLIĞI
Saatler 05.30’u gösterdiğinde sabah ezanı okunmaya başladı.
O an içimize bir ağırlık çöktü.
Sanki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
*
Köyden ayrıldık…
Ama içimizde büyüyen şüpheyi de beraberimizde götürdük.
Çünkü ortada sadece bir kaza yoktu.
Ortada cevapsız sorular vardı.
Ortada geciken müdahaleler, kararan deliller, susan gerçekler vardı.
Ve en önemlisi…
Ortada bir milletin yüreğine düşen derin bir yara vardı.
BİR İNSAN, BİR DURUŞ, BİR MİRAS
Muhsin Yazıcıoğlu…
Sadece bir siyasi lider değildi.
O, bir duruştu.
Bir ahlaktı.
Bir inançtı.
Vatanına sevdalı…
Bayrağına âşık…
Milletine bağlı bir Anadolu evladıydı.
“Bir kar tanesi olsaydım Mekke’ye düşmek isterdim” diyen bir yürekti o…
Belki de o yüzden, karların arasında kaybolmadı.
Gönüllerin en sıcak yerinde yerini aldı.
*
UNUTULMAYAN BİR İZ
Aradan yıllar geçti…
Takvimler değişti…
Ama o günün hüznü hâlâ ilk günkü gibi taze.
Çünkü bazı insanlar ölmez…
Bazı davalar bitmez…
Muhsin Yazıcıoğlu’nun adı;
Bu toprakların hafızasında,
Bu milletin kalbinde,
Ve bu davanın yolunda yürüyenlerin yüreğinde yaşamaya devam ediyor.
Bugün, vefatının yıl dönümünde…
Duruşuyla güven veren, Gidişiyle hüzün bırakan, Ama ardında silinmeyecek bir iz bırakan o yiğit evladı bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Rabbim mekânını cennet, makamını âli eylesin…
Çünkü bazı insanlar sadece yaşarken değil,
Gittikten sonra da yol göstermeye devam eder. Ve Muhsin Yazıcıoğlu… İşte tam da öyle bir isimdir.
Kalın sağlıcakla…