Ünlü yazar Arthur Conan Doyle, kendisinden daha ünlü roman kahramanı Sherlock Holmes’e şöyle dediği bilinir; “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır!”
Çağımızın her ne kadar dijital çağ ise de, bir başka özelliği de başarının yolunun şeffaf olmaktan geçtiği gerçeğini kimse saklayamıyor.
Evet, mızrak çuvala sığmıyor, güneş balçıkla sıvanmıyor.
Ne alaka diyeceksiniz de, Albert Camus’un; “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın!” cümlesi altında yatan gerçeği çok iyi tahlil etmenizi öneririm.
Örneğin rahmetli Sinan Ateş’i getirin gözünüzün önüne!
*
Ve sizler, kadim şehir diye nitelendirdiğimiz, rengiyle, ruhuyla, doku ve kokusu ile bilinen Kahramanmaraş’ı tanımak istiyorsanız, bu şehre gelip birkaç gün yaşamanız lazım. Başkalarının nasıl öldüğüne bakmanıza gerek yok! Ölene ‘Allah rahmet eylesin!’ der çıkarsınız da, kalanlarına başsağlığı dilemekten başka bir şey gelmez elinizden!
*
Son günlerde emek ve marka hırsızlığı çok konuşuluyor, tartışılıyor. Komşu şimdi de dondurmamızı gözüne kestirmiş. Ürettiği markasının üzerine utanmadan ‘Maraş usulü’ yazdığı yetmiyormuş gibi, bir de bizi merdivenaltı kalitesiyle itibarsızlaştırmaya cüret ediyor.
Kim haklı, kim haksız, mesele yargıya intikal ettiği için isimler ve mesele hakkında yorumu başka güne bırakarak, kesin olan şu ki, bizim camiada emek hırsızlığı zirvede.
Emek verenlere saygı duymuyoruz. Büyük-küçük bilinmemesi artık bir tarafa da, emeğin kutsallığını idrak edemeyen, idrak yolları arızalı irfan yoksunları, şimdi de marka hırsızlığını ticarete çevirme çabasındalar.
*
Daha önce de yazdım, dondurmanın başkentiyiz ama dondurmanın yan ürünü olana külah Mersin’den geliyor. Üretmediğimiz, imal etmediğimiz külahı altın suyuna batırıp ödül adı altında plaketleri paraya çevirme çabası tepkilere neden oldu.
Bakalım, festivalini bile yapamadığımız dondurmanın külahını kime anlatacağız!
Meseleye dair bir fıkra…
Kadı efendi cezaevinde ko4ğuş teftişinde, mahkûmlara sıradan soruyor; “Neden buradasın!”
Cevap; “Masumum Kadı efendi, iftira…”
Ve sıranın sonuna kadar hiçbir mahkûm işlediği suçu kabul etmiyor, iftiraya uğradıklarını iddia ediyorlar. Kadı efendi, bu kez en sondakine dönüyor; “Tabi sen de masumsun, sana da iftira atıldı.”
Mahkum; “Yok be Kadı efendi. Bende her türlü melanet var. İşlediğim suçların sayısını unuttum, iftira falan diyemem!” cevabını veriyor.
Kadı Efendi başgardiyana dönüyor; “Çıkarın bunu buradan da tertemiz ümmetin ahlakını bozmasın!” diyor.
Bu şehirde kimse masum değil! İsmi Masum olsa bile!